*Erdem Onur: Marksizmin Karikatürü Teorisizm ve Ezberler
- 3 saat önce
- 23 dakikada okunur

Abdullah Öcalan’ın kaleme aldığı “Demokratik Toplum Manifestosu” tarihsel bağlamda kurucu bir metindir. Kurucu metinler içinde bulunduğu genel zekâyı dönüştüren bir düşünme ve tartışmaya bir davettir. Bu bağlamda kurucu metinler, bütün politik güçlerin pozisyonlarını yeniden belirlemesi açısından kaçınılmaz bir yeniden kurulum sürecini içerir. “Demokratik Toplum Manifestosu” yeniden düşünme ve yeniden yapılanma sürecini zorunlu olarak başlatmıştır. Böylesi süreçler tarihsel bir olanaktır. Bu olanağın önemi, tüm dinamikleri etkileyecek, teorik-pratik genel zekâda önemli bir sıçrama imkânı taşımasıdır. Bu olanağı güce dönüştürmek, düşünmeye ve tartışmaya katılan metinlerin birikimine bağlıdır. Özellikle “Demokratik Toplum Manifestosu”nun başlattığı bu tartışma süreci, Türkiye’de Marksist birikimin sığlığını ya da derinliğini gösterecek bir turnusol olacaktır. Umutsuz da olsam dileğim bu politik coğrafyada Marksistlerin “Demokratik Toplum Manifestosu” üzerine bu tartışmayı, dünya devrimci hareketine katkı üreten bir birikimle sürdürmesi ve bu birikimi küresel genel zekâda bir güce dönüştürmesidir.
“Demokratik Toplum Manifestosu” yayınlandıktan sonra politik sorumluluk taşıyan pek çok güç bu düşünme davetine katılmış görünüyor. Bu davete, Teori ve Politika dergisi yazarı Metin Kayaoğlu, “Öcalan ve Marksizm” başlıklı bir eleştiri kaleme alarak yanıt verdi. Ben Otonom dergisi yazarı Cengiz Baysoy olarak Metin Kayaoğlu’nun kaleme aldığı eleştiri metnini eleştiren “Marksist Olmayan Marksistler Metin Kayaoğlu ve Marksizm” başlıklı bir metin yazarak “Demokratik Toplum Manifestosu” metni karşısında teorik ve politik pozisyonumu belirledim. Komün dergisinin konuk yazarı Erdem Onur da beni ve Metin’i eleştirerek bu kurucu sürecinin tartışmasına katılmış görünüyor.
Komün dergisinden özür dileyerek bir konuya açıklık getirmemiz gerekiyor. Biz, konuk yazar Erdem Onur’u tanımıyoruz. “Demokratik Toplum Manifestosu” üzerine yürütülen tartışmaların ciddiyetini hassasiyetle korumak gerektiğine inananlardanız. Erdem Onur sürekli “BİZ” olarak konuşuyor. Bu “BiZ”in Komün dergisi olmadığını biliyoruz ve bizi polemiğe davet eden “BİZ” in kim olduğunu bilmenin hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Biz Erdem Onur’un bu tartışmaya bireysel mi yoksa siyasal ve örgütsel bir sorumluluk taşıyan biri olarak mı katıldığını bilmek isteriz. Komün dergisi bizim için saygın bir Marksist dergidir. Konuk yazar Erdem Onur’un bizi polemiğe davet eden eleştiri metni Komün dergisinde yayımlandığından dolayı yanıt vermek bizim için siyasal bir sorumluluktur. Bizim devrimci tedrisatımız bunu gerektirir. Bu hassasiyeti gösteremezsek ciddiyetini korumamız gereken bu tartışmalar sosyal medya tartışmalarına dönüşme riskini taşıyacaktır. Eğer Erdem Onur’un kaleme aldığı eleştiri metni Komün dergisi üzerinden yayımlanmasaydı Erdem Onur’a yanıt vermeye ihtiyaç duymayacağımızı yoldaş Komün dergisinin bilmesini isteriz. Bizim için önemli olan bu konu üzerindeki düşüncelerimizi ifade ettikten sonra şimdi bıraktığımız yerden devam edebiliriz.
Ben ve Metin ile Erdem Onur’un bu tartışmaya katılma biçimleri arasında önemli bir fark görülüyor. Ben ve Metin “Demokratik Toplum Manifestosu”nu temel alarak bu tartışmaya katılmış bulunuyoruz. “Demokratik Toplum Manifestosu”nu komünalist hareketin yoldaşları otonomist Marksistler olarak tek biz savunduk. Metin ise cepheden karşı çıktı ve biz dolayım yapmadan doğrudan “Demokratik Toplum Manifestosu” karşısında pozisyonumuzu belirledik. Oysa Erdem Onur “Demokratik Toplum Manifestosu” ile doğrudan değil, ben ve Metin’in eleştirisi üzerinden dolayım yaparak ilişki kurmuş görünüyor. Bu bağlamda Metin Kayaoğlu’nun hakkını teslim etmek gerekir. Metin, Erdem Onur’dan daha açık ve cesur davranmıştır. Metin Kayaoğlu “Demokratik Toplum Manifestosu”nu doğrudan karşısına alarak “manifesto”yu bir Marksizm eleştirisi olarak okudu ve pozisyonunu aldı. Ben ise devrimci, komünalist, sosyalist, anti-kapitalist ve enternasyonalist bir hareket olarak Kürt özgürlük hareketini ifade eden “Demokratik Toplum Manifestosu”nu savundum ve Marksizm ile arasında bir etkileşim alanı görerek Marksizme bir katkı olarak gördüm ve bu katkıların unutulmuş, terk edilmiş Marx’ı yeniden hatırlattığı ve Marksizmi güncellediğini ifade ederek pozisyonumu belirledim, Metin Kayaoğlu’nun Marksizm adına “Demokratik Toplum Manifestosu” eleştirisinin de aslında bir Marx eleştirisi olduğunu ifade ettim. Komün dergisi “Demokratik Toplum Manifestosu”na karşı eleştirilerini dolayım yaparak, benim ve Metin’in yazıları üzerinden dile getirecek bir kurum değildir. Ayrıca Komün dergisinin “Demokratik Toplum Manifestosu” tartışmasını dolayımlayarak benim ile bir Marksizm tartışması yapmaya ihtiyaç duyduğunu da sanmıyorum. Bu ihtiyacın konuk yazar Erdem Onur’un bir ihtiyacı olduğu açıktır. Evet! Bu girişten sonra, şimdi Erdem Onur’un kaleme aldığı “Komün ve devlet tartışmalarına müdahale: Proletarya diktatörlüğü bu tartışmada bize ne söyler?” metniyle artık yüz yüze konuşabiliriz.
Teori ve Teorisizm
Teori, eski Yunanca teoria sözcüğünden geliyor: akıl gözüyle görmek, hakikati temaşa etmek. Kant, “beni dogmatik uykularımdan uyandıran Hume’dur,” demişti. Deneyimden bağımsız bilgi üretilemez, ama teori de deneyimi aşan bir transandantalizme sahiptir. Kant buna transandantal özne diyerek “evrensellik” kavramının felsefesini kurdu ve teoriyi sentetik apriori üzerinden “ilke”leştirerek yaşama dayattı. Genel olarak Marksistler, Hegelci bile değil, daha ziyade Kantçıdır. Oysa “zaman”da evrensellik olamaz. Yaşamın gücü fark ve farklanmaktır. Bundan dolayı teori, pratiğin içinde yeniden sınanmalıdır. Devrimci olan, teori değil yaşamdır. Biz buna transandantal ampirizm, yani praksis içinde teoriyi düşünmek diyoruz. Teorisizm ise düşünmeyi deneyim dışı bir apriori olarak görür. Buradan bakınca “İdea” ile “kavram” arasındaki fark, teori ile teorisizm arasındaki farkın anlaşılması açısından önemli görünüyor. Platonist “İdea” duyusal dünyadan bağımsız, değişmeyen öz, form, evrensel ve ilkedir. Kavram ise “el ile tutmak”, “zihin ile kavramaktır”. Teorisizm düşünmeyi “idea” olarak, teori ise yaşamın içinden “kavramak”tan gelen “kavram” olarak görür. Teoria, praksis içinde kavram üretmek ve deneyimlemektir. Deneyimin içinden düşünmek ve düşünmeyi deneyimlemek devrimciliktir. Konumuzla ilgili bu derin mevzunun yalnızca ana hatlarını çizdikten sonra, şimdi konumuza geçebiliriz.
Ben ve Metin Kayaoğlu çok farklı düşünüyor olsak da, ortak noktamız teoriyi deneyimin içinden düşünmemiz. Dünyanın dörtte üçü üzerinde politik etkiye sahip, 70-80 yıla yayılan sarsıcı bir sosyalizm tarihi içinden geçtik. Dünyanın en güçlü ordusuna, polisine ve KGB’sine sahiptik. İşsizlik, sağlık, eğitim ve konut sorunumuz yoktu; bütün muhalefeti kurşuna dizdik, hapishanelerde, sürgünlerde ezdik, bir iç muhalefetimiz bile yoktu, İçerde ve dışarda ultra-devlettik; fakat çürüdük, çözülüp çöktük. Bugün insanlığın yaşadığı acıların önemli nedenlerinden biri 80 yıllık sosyalizm tarihinin çökmesi ve insanlığı yalnız bırakmasıdır. Metin Kayaoğlu’nun bu devasa tarihin çöküşünden çıkardığı ders “proletarya diktatörlüğü”nün ya da “merkezi iktidar” devletin, “yeterince devlet” olamamasıdır. Metin’in savunduğu, devletin sürekli devletleşmesinin Marksizm olduğudur. Devletin devrimciliği ve devrimciliğin ontolojisi sürekli devlet olmaktır. Metin Kayaoğlu’nun bu görüşünü Engin Erkiner de savunuyor. Fakat Engin Erkiner entelektüel bir güce sahip olduğu için, ajitasyonun retoriğine kaçmadan, savunduğu bakış acısının Marksizmde yeri olmadığını bildiğinden “ben Marksist değilim” demiştir. Metin ise, Marx, Engels ve Lenin’i devlet konusunda ütopist olmakla eleştirmekle yetindi. Ben de Ekim Devrimi’nin, 1848, Komün, Alman Marksizmi, Sovyetler ve Nisan Tezleri, Devlet ve Devrim üzerinden Marksist bir birikimle gerçekleştiğini, fakat devrim sonrasında devrimin Marksizmden uzaklaştığını, Nisan Tezleri, Devlet ve Devrim’in unutulduğunu, bir proletarya diktatörlüğü olan komün ve Sovyetlerin tasfiyesiyle birlikte devrimin devrimciliğini yitirmesinin bir pratiğine dönüştüğünü ve Marx’ı unutturan, Marx’ı Marx’tan uzaklaştıran ve devlet teorisi haline getiren bir Marksizmin üretildiğini düşündüm ve ifade ettim. Komün üzerinden Marx’ı hatırlamanın devrimciliğini vurgularken teorisizm yapmadan ama 80 yıllık pratiğin eleştirisi içinden teori yaparak, modernist Marksizmin ezberlerine karşı alıntılarla, Marx’ı ve Ekim Devrimi’ni oluşturan Marksist birikimi yeniden düşünmeye davet ettim. Erdem Onur arkadaşın kaleme aldığı “Komün ve devlet tartışmalarına müdahale: Proletarya diktatörlüğü bu tartışmada bize ne söyler?” metni iki bölümden oluşmaktadır; ilk bölüm benim ve Metin Kayaoğlu’nun yazılarının eleştirisini, ikinci bölüm ise Kürt özgürlük hareketinin utangaç eleştirisini içermektedir. Erdem Onur, beni ve Metin Kayaoğlu’nu eleştirdiği bölümde 70-80 yıllık proletarya diktatörlüğü, sosyalizm ve sosyalist devlet deneyimini yok sayarak ve bu sürecin eleştirisi içinden düşünmeden, “proletarya diktatörlüğü” ifadesini “kavram” olmaktan çıkarıp “idea”laştırarak tartışmaya “müdahale” ile müdahil olmuş bulunuyor. Erdem Onur’un 80 yıllık sosyalizm içinden proletarya diktatörlüğü üzerine yeniden düşünme fikri ben ve Metin Kayaoğlu eleştirisinde görülmüyor ve bize bilindik bıktırıcı ezberleri tekrarlıyor. Erdem Onur eleştirisinde 70-80 yıllık tarihin içindeki proletarya diktatörlüğü deneyimi üzerinden düşünerek tartışmaya katılmıyor. Erdem Onur’un Kürt özgürlük hareketinin eleştirisi bölümünde değinerek ifade ettiğine bakılırsa, bu çözülüp çökmenin nedenini “Marx sonrası Marksizmin bir veçhesi olan reel sosyalizm pratiğinin (Kruşçev, Brejnev ve sonrası) bir dizi eleştiriyi hak etmesiyle birlikte, bu pratiği proletarya diktatörlüğü dediği için değil, aksine onu yaşama geçirmede tereddütlü davrandığı için eleştirmeliyiz” düşüncesi içinde düşünmektedir. Erdem Onur 70-80 yıllık sosyalizmin çözülüşünün ve çöküşünün nedenini “prolereya diktatörlüğünü yaşama geçirmede tereddüt etmek” olarak görmektedir. Bu bağlamda Metin Kayaoğlu’nu proletarya diktatörlüğünü bir geçiş süreci olarak görmemekle ve devleti süreklileştirmekle eleştiren Erdem Onur, çöküş ve çözülüş nedenini “prolereya diktatörlüğünü yaşama geçirmede tereddüt” etmekte görmektedir. Metin Kayaoğlu da aynı şeyi söylüyor. Erdem Onur teorisizm içine girdiğinde Metin Kayaoğlu’ndan farklı, fakat deneyimin içinden baktığında Metin Kayaoğlu ile aynı düşünmektedir. Bildik ezber şudur: Emperyalizm var olduğu sürece proletarya diktatörlüğü ve devlet devam edecektir. Teorisizm içinden bakıldığında Erdem Onur'a göre proletarya diktatörlüğü geçiş sürecidir, ama deneyimin içinden bakıldığında proletarya diktatörlüğünün “geçiş” olma özelliği ortadan kalkmakta fiili olarak devlet süreklileşmektedir. Böylesi bir çelişki teorisizmin kaçınılmaz sonucudur. Devrimci bir etiğe sahip olarak açıkça söylemeliyim ki Erdem Onur’un Metin Kayaoğlu eleştirisi çelişkili ve tutarsızdır. Sonuçta Erdem Onur’un kaleminde ezberlerden başka ve Marksizmi teorisizme indirgeyerek ve karikatürleştirerek aktarma dışında, deneyimin içinden doğru ve yanlış ötesi özgün bir katkı görünmüyor. Erdem Onur, öncelikle Metin Kayaoğlu’nu aşan bir pozisyonda değil, onu destekleyen ve desteklerken Metin Kayaoğlu’nu teorisizm ile geri çeken bir pozisyondadır.
İkincisi, “Marksizm” ile “Demokratik Toplum Manifestosu” arasındaki teorik ilişki konusunda da Erdem Onur ile Metin Kayaoğlu arasında nüanslar dışında hiç bir fark yoktur. Erdem Onur “Demokratik Toplum Manifestosu” karşısında, sanki Abdullah Öcalan’da yanıtları yokmuş gibi utangaç sorular sormakla kendini sınırlamış ve daha ötesine geçmeye cesaret edememiştir. İkisi arasındaki üçüncü ortak nokta, komünü politik bir örgütlenme olarak değil toplumsal bir kitle örgütlenmesi olarak görmeleridir. Bu durumda geriye ikisiyle de hiçbir ortak noktası olmayan ben kalıyorum.
“Demokratik Toplum Manifestosu” tarihi boydan boya yeniden kesen bir paradigmadır. Tabii ki dünyanın genel zekâsından etkilenmeler olacaktır fakat, Öcalan bu birikimleri aktarmacılığa asla düşmeden, kendisini herhangi bir “ist” ya da “izm” altında tanımlama ihtiyacı duymadan, kendi düşüncelerini kendine özgü bir sentez haline getirmiş bir logos’tur. Bu logos’u Marksizmi bir egemenlik ilkesi olan devlet ve iktidar teorisi haline getiren, aşkın bir rasyonalitenin kavram seti ile anlamak asla mümkün olmayacaktır.
Öcalan 80 yıllık reel sosyalizm pratiğinin eleştirisini üstlenmenin, Türkiye dahil Ortadoğu’daki güç ilişkilerinin yaratığı sorunlara devrimci çözümler üretmenin, en önemlisi de yalnızca politik sorunların devrimci çözümüyle yetinmeyip yaşamı devrimcileştirmenin pratikleri içinden teori ve pratik üretmektedir. Öcalan Modernist Marksistlerin anlayamayacağı bir felsefi ve politik düşünme kültürüne sahiptir. Güç ilişkilerinin ürettiği sorunlara taktik-siyaset üzerinden devrimci çözüm üretirken, siyasi olarak çözdüğü sorunların güvencesini politik olarak yaşamın devrimleştirilmesinde görmektedir. Öcalan için asıl olan yaşamın devrimleştirilmesi, demokratikleştirilmesi ve özgürleştirilmesidir. Yıkmak, kurucu olmaya içkindir. Öcalan kuruculuğa içkin yıkıcılıktır. Erdem Onur için sosyalizm bir toplumsal yaşam biçimi değil bir devlet biçimidir. Sosyalizmi devrimcileştirmek, onu bir devlet biçimi olarak süreklileştirmektir. Metin ve Erdem’in kaleminde devleti devrimcileştirmek ya da proletarya diktatörlüğünü sürekli devletleştirmek dışında, yaşamı devrimleştirme, yaşamı demokratikleştirme, yaşamı özgürleştirme ve sosyalizmi toplumlaşma üzerinden düşünme politiğinin yeri yoktur. Devleti bir iç olgu değil Marksizmde yeri olmayan bir dış olgu olarak görenler hem teorik olarak proletarya diktatörlüğünü “geçici bir süre”, “devlet olmayan devlet” olarak düşünüp hem de deneyimin içinde 80 yıllık sosyalizmin çözülüşünü ve çöküşünü proletarya diktatörlüğünün yeterince devletleşememesine bağlayanlar, Marksist olmayan Marksistlerdir. Erdem Onur Marx’ı Marx’tan uzaklaştıran Marksistlerden ne kast etiğimi soruyor: Marx’ı Marx’tan uzaklaştıran Marksistler, Erdem Onur’un çarpıtarak eksik ifade ettiği geçiş süreci olarak proletarya diktatörlüğünü sürekli devlete dönüştürerek Marksizmi bir devlet teorisi haline getirenlerdir.
Tarihi boydan boya kesen, teorik ve politik olarak yeniden kuran kendine özgü bir paradigmayı taşıyan “Demokratik Toplum Manifestosu” karşısında, Aristoteles’in çoktan terk edilmiş formel mantığının temelini oluşturan “orta terim” olarak “proletarya diktatörlüğü” üzerinden tartışma yürütmeden devlet ve komün tartışması olmaz diyerek, Manifesto üzerine düşünmeyi proletarya diktatörlüğü tartışmasına indirgemek konuyu sığlaştırmaktır. Erdem Onur, devasa “sosyalizm” deneyimi içinden yeni fikirler üreterek teori yapmaya çalışması gerekirken, tartışmayı deneyimden bağımsız “salt” proletarya diktatörlüğü idea’sı üzerinden yürüterek ve yeni bir fikir de üretmeden en bilinen bıktırıcı ezberlerle Marksizmi karikatürleştirerek, meseleyi teorisizmin düzlemine ve dogmatik bir tartışmaya çekmiş görünüyor. Bu bakımdan Erdem Onur, tartışmayı teoriden teorisizme çekerek ve soyutlama gücünden yoksun, bıktırıcı ve ezberlenmiş bilinenleri tekrarlamaktan öteye geçmeyen eleştirilerle, tartışmayı “Demokratik Toplum Manifestosu” tartışmasından çıkarmış ve geri çekmiş bulunuyor. Buna rağmen Erdem Onur’un Marksizmi teorisizm içinden düşünmeye daveti kabulümüzdür, eyvallah. Bizim için Erdem Onur ile yaptığımız bu tartışma “Demokratik Toplum Manifestosu” tartışmasına düşülmüş bir dipnottur.
Ezberlere Karşı Devrimci Olan, Soyutlama Gücüdür
Bir konuda özrümü dile getirmeden asıl konumuza girmek istemiyorum. Marksistler arası tartışmada özgünlüğü tanımayan, selefiliğe dayalı, bir türlü kıramadığımız “aktarmacı” bir kültür belirleyicidir: alıntılarla konuşmak ya da tırnakları kaldırarak alıntı içinde konuşmak. Tartışma kültüründe alıntılarla metin yazmanın dışında, özgünlüğe dayalı bir düşünme kültürü üretemedik. Ve ben de bu kültürün içinde alıntılarla düşüncelerimi ifade etmek zorunda kalmaktan inanın mustaribim ve maalesef Erdem Onur bizi buna mecbur bırakıyor.
Erdem Onur, giriş bölümünde “Baysoy Marksist ifadesini çok sevmese de” diyerek, kinayeli bir gönderme yaparak başlıyor. Tabii bunu, birçok şeyin yanı sıra Marx’ın “ben Marksist değilim” dediğini de bilmeyerek söylüyor. Engels, Bernstein’a Kasım 1882 tarihli mektubunda şöyle der: “Fransızlara gelince: Orada ‘Marksizm’ adıyla bilinen şey, gerçekten de bütünüyle tuhaf bir üründür; öyle ki Marx, Lafargue’a bir keresinde şunu söylemiştir: ‘Kesin olan şu ki, ben Marksist değilim.’”[1]
Marx’ın “Kesin olan şu ki, ben Marksist değilim.” ifadesinin arka planı : Marx, Fransız İşçi Partisi’nin Marx’tan yalnızca işlerine geleni almış olmaları ve Marx’ı bir dogmaya dönüştürmeleri üzerine bu ifadeyi kullanmıştır.
Görüldüğü gibi, “Marksist” ifadesine mesafe koyma, bana değil Marx’a aittir. Bu alıntı her şeyi özetliyor aslında. Bazen çok anlamlı ifadeler karşısında susmak ve o ifadenin anlamını sindirmek için durmak ve düşünmek gerekiyor. Benim için bu alıntı da böyle bir ifadedir. Marksizmden yalnızca işlerine geleni almak ve bunu katı bir dogmaya dönüştürmek; buna karşılık teorinin asıl canlı ve devrimci yanını özellikle ihmal etmek ve Marx’ın görüşlerini, tarihsel koşulların incelenmesi için yol gösterici ilkeler olarak kullanmak yerine, hazır reçeteler haline getirmek tam da bizim hakikatimizi gösteriyor. Ayrıca bu tartışmayı da içine alan bu süreci anlamak açısından da bu alıntının önemli olduğunu düşünüyorum. Canlı bir gerçekliğin hareketini temsil eden bütün öğretilerin kaçınılmaz kaderi ardılları tarafından dogmaya dönüştürülmeleridir. Marx, Marx sonrası Marksizm tarafından dogmaya dönüştürülmüştür. Erdem Onur, benim neden “Marksist” ifadesiyle ve Marx sonrası Marksistlerle mesafeli olduğumu anlamıştır sanırım. Önemli olan, “aktarmacı Marksistler ”gibi Marksizmi dogmalarla hayata dayatmak değil, Marksizme yaşamın içinden bir şey katmak ve zenginleştirmektir. “İst” her zaman “izm”i tekeline alır, bundan dolayı biz kendimize “Marksist” demiyor, Marksizm içi diyoruz.
Proletarya Diktatörlüğü Sınıfları ve Sınıf Mücadelesini Ortadan Kaldırma Pratiğidir
Erdem Onur’un “Komün ve devlet tartışmalarına müdahale: Proletarya diktatörlüğü bu tartışmada bize ne söyler?” başlıklı eleştirisi çarpıtmalar ve kendiyle çelişen ifadelerle dolu manipülatif ve kifayetsiz bir eleştiridir. Bu makalenin derinliğini sığlaştırmak istemediğimden çarpıtmalar ve çelişkiler üstünde yoğunlaşmayacağım, daha ziyade değinip geçeceğim. İlk çarpıtma Erdem Onur’un kaleme aldığı makalenin başlığındadır ve “Komün ve devlet tartışmalarına müdahale” ifadesinde yatmaktadır. Ben ve Metin “komün ve devlet tartışması” yapmadık, biz “Demokratik Toplum Manifestosu” ve “Marksizm” tartışması yaptık. Erdem Onur arkadaşa hatırlatmak gerekiyor, “komün ve devlet tartışması” yapan ben ve Metin değil, “Demokratik Toplum Manifestosu”, Abdullah Öcalan’dır. Erdem Onur’un, ben ve Metin arkadaşın “Demokratik Toplum Manifestosu ve Marksizm” tartışmasının “Demokratik Toplum Manifestosu” bölümünü yok sayıp yalnızca “Marksizm” başlığını tartışmak için, konunun bir parçasını öne çıkararak bütünü silikleştirme yöntemi manipülatif bir çabadır. Bu çabanın altını çizdikten sonra, Erdem Onur’un, “Komün ve devlet tartışmalarına müdahale: Proletarya diktatörlüğü bu tartışmada bize ne söyler?” başlıklı eleştirisinde bana düşen eleştirilerini şöyle özetleyebiliriz:
“Merkezi iktidar tartışmasını hiç anmadan Marksist gelenek tarafından unutturulduğunu düşündüğü Komün tartışmasının Marx’taki köklerine vurgu yaptı.”
“Merkezi iktidar ve devlet tartışmasından uzaklaşarak Marksistlerin yüzünü geçiş sürecine değil, Komün tartışmasına dönmesini salık verdi”
“Proletarya diktatörlüğünün merkezi iktidar ve geçiş tartışmasını eş anlı işleme koyduğunu görmeyerek yüzünü Komüne dönen Baysoy…”
Bu özetten de anlaşılacağı gibi, komünü “merkezi iktidar”ı anmadan tartışmakla, “merkezi iktidar, devlet ve geçiş süreci” tartışmasından uzaklaşarak komün tartışması yapmakla ve “proletarya diktatörlüğünün merkezi iktidar ve geçiş tartışmasını eş anlı işleme koyduğunu görmeyerek” Komüne yüzümü dönmekle eleştiriliyorum. Eleştiri şu dört ezber ifadenin bıktırıcı tekrarı üstüne bina ediliyor: merkezi iktidar, devlet, siyasal geçiş ve proletarya diktatörlüğü. Biraz daha sadeleştirelim: “Proletarya diktatörlüğü merkezi iktidar ve geçiş tartışmasını eş anlı işleme koyuyor” ifadesinde görüldüğü gibi, “merkezi iktidar”, geçiş süreci (devlet) “eş anlı” işleme koyuluyor. Erdem’e göre merkezi iktidar, geçiş süreci ve devlet, proletarya diktatörlüğünün özü tözüdür. Bu bağlamda, koyu harflerle “Dikkatli okurların gözlerinden kaçmayacaktır; her iki yazar da üzerinden polemik yürüttükleri yazının argümanları üzerinden değil, öznel tercihleriyle proletarya diktatörlüğü kavramının adını anmamaktadır,” diyor. Proletarya diktatörlüğünün adını anmadığım savını daha da güçlendirmek için, “Yanlış duymadınız; iki yazar arasında proletarya diktatörlüğü kavramının adı anılmadan devrim, merkezi iktidar ve devletin sönümlenmesine ilişkin bir polemik yürütülmektedir,” diye de ekliyor.
İkinci çarpıtma, proletarya diktatörlüğünün “adını bile anma”dığım ifadesi ve manipülasyonudur. Erdem Onur’un metninin başlığındaki az önce işaret ettiğim ilk çarpıtma, kaleme aldığı eleştirisinin içeriğini de kuruyor. Kendince tartışmayı çekmek istediği zeminde kurmak için bir gerçeği yok sayarak bir temel kuruyor. Teorisizmin düşünme yöntemi, gerçekten koparak hakikati kendi kurgusu içinde düşünmektir. Benim gerçekliğim Erdem Onur’un kurgusundan çok farklı görünüyor.
Ben tartışmanın ilgili bölümünde tam da “adını bile anmadığım” proletarya diktatörlüğü kavramını merkeze alarak tartışmayı yürütüyorum. 70-80 yıllık bir deneyimi Marx’a dönerek proletarya diktatörlüğü üzerinden yeniden düşünüyorum. Erdem Onur’un görmediği ve görmek istemediği, ben ve Metin’in devrim öncesi proletarya diktatörlüğü üzerinden değil, devrim sonrası proletarya diktatörlüğü üzerinden düşünmemizdir. Erdem Onur, deneyimin içinden düşünmeyip “tarih”siz ve “zaman”dışı mutlak idea olarak teorisizme düştüğü için, devrim öncesi Marksizm ile anarşizm arasındaki proletarya diktatörlüğü tartışmasında kalarak bilinen ezberleri bize tekrarlıyor. Erdem Onur, 80 yıllık sosyalizmin çözülüp çöküşü üzerinden devrim sonrası proletarya diktatörlüğü üstüne hiç ama hiçbir şey söylemiyor. Erdem Onur’a hatırlatmak gerekiyor, 109 yıl önce Ekim Devrimi oldu. Teorisizme düşüp tarihsellik dışı düşünmeye başladığımızda bu ince ayrıntı görülmez oluyor. Bu bağlamda bu tartışma Marksizm ile anarşizm arası bir tartışma değildir. Bu tartışma tüketilmemiş, saklanmış, unutturulmuş ve yok sayılmış Marksizm içi bir tartışmadır. Marksizm içi bu tartışmanın başlığı, “Devrim sonrası çözülüşte ve çöküşte proletarya diktatörlüğünün rolü nedir?” olmalıdır. Geçiş sürecinde “devlet olmayan devlet”ten devletin sönümlenmesine giden yolun tam tersine kalıcı olarak bizzat devlete, “devlet olmayan devlet”ten “devlet”e geçen “proletarya diktatörlüğü”, ne demektir? Fabrika ayarlarımıza yeniden dönerek bu sorular üzerinden proletarya diktatörlüğünü yeniden düşünebilir miyiz? Ben bu sorular üzerinden düşünürken, Erdem Onur devrim öncesi “devrim ve proletarya diktatörlüğü” tartışmasında kalan ezberleri tekrarlıyor. Hem bu soru içinden düşünecek, hem de düşünürken Erdem Onur’un kendi payıma düşen eleştirilerine yanıtlarımı yeniden hatırlatacağım.
Erdem Onur, bir geçiş süreci olan proletarya diktatörlüğünü “merkezi iktidar” ve “devlet”e indirgediğinden, komün tartışmasını proletarya diktatörlüğü tartışmasından uzaklaşmak ve kaçmak olarak görüyor. Oysa komün tartışmasının proletarya diktatörlüğü tartışmasının ta kendisi olduğunu görmüyor. Engels’in “Beyler! Proletarya diktatörlüğünün ne olduğunu görmek istiyorsanız komüne bakın, komün proletarya diktatörlüğüdür,”[2] ifadesini görmek istemiyor. Erdem Onur, Marx ve Engels açısından komün öncesi devlet ve proletarya diktatörlüğü düşüncesinin Paris Komünü’nden sonra nasıl değiştiğini bilmiyor. Bu yazı bu değişimi Erdem Onur’a alıntılarla yeniden hatırlatacaktır. Marx ve Engels kendi düşünceleri karşısında hiçbir zaman ardılları Marx sonrası Marksistler kadar dogmatik olmadılar. Marx düşüncelerini 1848 devriminde olduğu gibi Paris Komünü pratiğinin de içinden yeniden düşünerek kurmuştur. Bu bağlamda Marksistler, Ekim Devrim sonrası 80 yıllık pratiğin içinden, dogmatizme düşmeden, “devleti sönümlendirmesi” gereken proletarya diktatörlüğünün nasıl devlete dönüşerek devrimin devrimciliğine son verdiği üzerine yeniden düşünmek zorundadır. Bir toplumun politik gücü, devlet olmaktan değil, sınıfları ortadan kaldıran toplumsal gücünden, demokrasi ve özgürlüğün gücünden gelir.
Benim “Marksist olmayan Marksistler Metin Kayaoğlu ve Marksizm”[3] başlıklı yazımın en önemli bölümü Marx’ın en kurucu metni olan, Joseph Weydemeyer’e yazdığı mektupla başlar. Bu mektubun merkez kavramı proletarya diktatörlüğüdür. Proletarya diktatörlüğü üzerine düşünülecekse bu işin kökü bu mektupta yatmaktadır. Benim düşüncelerimi Marx’ın bu mektuptaki şu ifadeleri üzerinden kurduğum açıkça görülebilir: "Modern toplumda sınıfların varlığını ya da bunlar arasındaki mücadeleyi keşfetme onuru bana ait değildir. Benden çok daha önce burjuva tarihçileri, bu sınıf savaşımının tarihsel gelişmelerini, burjuva iktisatçıları da sınıfların ekonomik yapısını açıkça anlatmışlardır. Benim yaptığım yenilik şunları kanıtlamaktı: 1) sınıfların varlığının ancak üretimin gelişmesindeki belirli tarihi aşamalar ile sıkı ilişki içerisinde bulunduğu, 2) sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağı 3) bu diktatörlüğün kendisinin de sadece bütün sınıfların ortadan kalkması ve sınıfsız bir topluma geçişten ibaret olduğu."[4] Marx proletarya diktatörlüğünden 2 ve 3. şıklarda bahsediyor. Erdem Onur’un 2. şıktaki proletarya diktatörlüğünde kaldığı, 3. şıktaki proletarya diktatörlüğü konusunda ise bir düşünmesi olmadığı açıkça görülüyor. Bütün birikimi, “merkezi iktidar” (Marx’ta böyle bir kavram yoktur, “merkezileştirme” vardır) ve devlet üzerinden 2. şıkta kalmış. Ben ise 3. şıktaki proletarya diktatörlüğünü öne çıkarıp, düşüncelerimi onun üzerine kurdum.
3. şıkta görüleceği gibi, proletarya diktatörlüğü “sınıf” ve “sınıflar mücadelesi” kavramlarına devrimci bir müdahaledir. Marx’ın önemi, “sınıf” ve “sınıf mücadelesi” kavramını ortadan kaldıracak “sınıfsız” toplumsal ilişkilerin kurulabileceği tarihsel olanakları politik olarak keşfetmesinden ileri gelir. Marx’ın açıkça ifade ettiği gibi, Marksizmin temeli “bütün sınıfların ortadan kalkması ve sınıfsız bir topluma” varma düşüncesinin benimsenmesidir. Marx şunu da der: “Komünist devrim … çalışmayı ortadan kaldırır ve bütün sınıfların egemenliğini sınıfların kendileriyle birlikte ortadan kaldırır; çünkü bu devrim, artık toplum içinde bir sınıf işlevi görmeyen, artık toplum içinde bir sınıf diye tanınmayan ve daha şimdiden artık bugünkü toplum içindeki bütün sınıfların, bütün milletlerin, vb. yok oluşunun ifadesi olan bir sınıf tarafından gerçekleştirilir.”[5] Marx’ın bu ifadesine göre, işçi sınıfı başta kendisi olmak üzere “şimdiden” tüm sınıfları, tüm “uluslar”ı ortadan kaldıran proletaryadır. Komünistlik, sınıfın bugünden sınıf olarak kendini reddeden örgütlü somut politik pratiğidir. Marx’ın kendi deyişiyle, “Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda var olan öncüllerden doğarlar.”[6] Bu bağlamda Marksizmin sınıflar mücadelesi içindeki pozisyonu, sınıflaştırma politik pratiğine karşı sınıfsızlaştırma politikliğinin pratiği olan anti-kapitalizmdir.
Engels ise, Komünist Manifesto’nun 1883 tarihli Almanca basımına yazdığı önsözde şöyle demiştir: “Manifesto'ya egemen olan temel düşünce -iktisadi üretimin ve her tarihsel dönemin buradan çıkan toplumsal yapısının, o dönemin siyasal ve düşünce tarihinin temellerini oluşturduğu; bunun sonucu olarak, (ilkel komünal toprak mülkiyetinin çözülüşünden bu yana) tüm tarihin bir sınıf savaşımları tarihi, sömürülen ile sömüren arasındaki, toplumsal gelişmenin çeşitli aşamalarında egemen olunan ile egemen olan sınıflar arasındaki savaşımların tarihi olduğu; ne var ki, bu savaşımın, şimdi, sömürülen ve ezilen sınıfın (proletaryanın), aynı zamanda toplumun tümünü sömürüden, ezilmekten ve sınıf savaşımlarından sonsuza dek kurtarmaksızın, onu sömüren ve ezen sınıftan (burjuvaziden) kendisini artık kurtaramayacağı bir aşamaya ulaştığı düşüncesi- bu temel düşünce, yalnızca ve tamamıyla Marx'a aittir.”[7]
Bu alıntıda da görüldüğü gibi, Marksistliğin en önemli kriteri başta işçi sınıfının kendisi olmak üzere tüm sınıfların ortadan kaldırılması ve bir sınıf üretme ilişkisi olan sınıf savaşımlarından sonsuza dek kurtulmaktır. 3. şık proletarya diktatörlüğüne tam da bu misyonu yüklemiştir. Bu şık dikkate alındığında açıkça görüleceği gibi, devrimle başlayan “bütün sınıfların ortadan kalkması ve sınıfsız bir topluma geçiş”, proletarya diktatörlüğüne içkin, eşzamanlı bir politik pratiktir. “Merkezi iktidar”, “devlet”, geçiş süreci, proletarya diktatörlüğü ve her şeyi düşündürten zemin, “bütün sınıfların ortadan kalkması ve sınıfsız bir topluma geçiş” düzlemidir. Erdem Onur bu hakikat ile ilgili tek bir kelam etmiyor ama laf ediyor.
Bahse konu yazımda Engels’in Komünist Manifesto’ya yazdığı önsöz dışında, kısaca özetlediğim bu ifadelerden sonra şu paragrafı yazdığım görülecektir: “Proletarya diktatörlüğü, ‘devlet’ kavramı değil, ‘devrim’ kavramıyla ilişkilidir. Devrimi ifade eden ‘proletarya diktatörlüğü’nü devrimcileştiren ise, ‘bütün sınıfların ortadan kalkması ve sınıfsız bir topluma geçişten ibaret’ olmasıdır. Devrim kavramını devrimcileştiren, ‘sınıflaştırma’ politik pratiğine karşı sınıfları ortadan kaldıran sınıfsızlaştırma etik-politik pratiğidir. Bu bağlamda, Marksizm, ‘sınıf’ kavramına içkin devlet değil, sınıflaştırma pratiğine karşı ‘sınıfsızlaşma’ kavramına içkin komün kavramıyla komünizm içinden düşünülmelidir.” Sanırım Erdem Onur bu ifadelerimi yok saydığı ve “geçiş süreci” kavramını yalnızca “politik zor” bağlamına ve “devlete” indirgeyerek dogmalaştırdığı için, “geçiş süreci” kavramını tanımlayan “sınıfsız bir topluma geçiş“ ifadesinin derinliğini devlete indirgenmiş “geçiş süreci” diyerek proletarya diktatörlüğünün içini boşaltıyor ve sığlaştırıyor. “Sınıfsız bir topluma geçiş“ ifadesinin soyutlama gücü Erdem Onur’un yazısında “geçiş süreci” olarak ezbere ve indirgemeye dönüşüyor. Erdem Onur’un bilindik ezber dili içinden konuşmadığımdan dolayı, “öznel tercihleriyle proletarya diktatörlüğü kavramının adını anmamaktadır”, “Yanlış duymadınız; iki yazar arasında proletarya diktatörlüğü kavramının adı anılmadan devrim, merkezi iktidar ve devlet sönümlenmesine ilişkin bir polemik yürütülmektedir” ifadeleri devam ettiriliyor.
Devam edelim: Erdem Onur Yeni Yaşam gazetesine verdiğim röportajdan “Marx’a göre demokrasi toplumsaldır, Lenin’e göre ise demokrasi bir devlet biçimidir. Marx için sınıf bir özne idi. Marksizmi devletleştirenler içinse sınıf bir kitledir, bahsedilen özne, ‘parti’dir!” ifademi alıntılamış.[8] “Marx’a göre demokrasi toplumsaldır, Lenin’e göre ise demokrasi bir devlet biçimidir” ifademi farklı bir yerde farklı bir bağlamda kullanmış olmama rağmen, başka bir bağlamda başka bir yerde ifade ettiğim “Marx için sınıf bir özne idi. Marksizmi devletleştirenler içinse sınıf bir kitledir, bahsedilen özne, ‘parti’dir!” cümlesiyle birleştirmiş ve tek bir ifade gibi alıntılamış. Gerçekten bu yapılan tek kelime ile bir ayıptır. Bu ayıbın takdirini okurlara bırakıyorum.
Ayrıca “Marx için sınıf bir özne idi. Marksizmi devletleştirenler içinse sınıf bir kitledir, bahsedilen özne, ‘parti’dir!” ifademi bilinçli olarak eksik alıntılayarak bırakmış. Devam etseydi bilinçli olarak “adını bile anmadığım” proletarya diktatörlüğü ifadesini üç kez kullandığımı görecekti. Ne yazık ki ben kendimi tekrar alıntılamak zorundayım. Alıntının aslı ve tamamı şudur: “Şimdi hakikatle yüzleşelim: Marx için sınıf bir özne idi. Marksizmi devletleştirenler içinse sınıf bir kitledir, bahsedilen özne, ‘parti’dir! Marx için proletarya diktatörlüğü komündü. Ekim Devrimi’nde ise proletarya diktatörlüğü Sovyetler diktatörlüğüydü. Marx’ın düşünmediği bir durum ile karşılaşıldı: İktidar organı özne Parti mi yoksa Sovyetler mi? Ekim Devrimi politik olarak ‘parti’yi seçti: ‘İşçilerin temsilcileri seçme hakkını partinin üstüne koydular… Parti, -işçi sınıfında bile olsa- geçici sendelemeleri dikkate almaksızın diktatörlüğünü sürdürmek zorundadır…’ Proletarya diktatörlüğü parti diktatörlüğüne dönüşerek Sovyetler kitleselleştirildi ve politik olarak tasfiye edildi. ‘Devlet’ ihtiyacının altında yatan gerçek, partinin devletleşme ihtiyacıdır. İşte özne probleminin altında yatan hakikat budur.”[9] Her parti devrim sonrası devletleşerek parti diktatörlüğüne ya da Sovyetler diktatörlüğüne eklemlenmek zorundadır. Ekim devrimi sonrası parti bir proletarya diktatörlüğü olan Sovyet diktatörlüğüne eklenememiş ve proletarya diktatörlüğünü bir parti diktatörlüğüne dönüştürmüştür. Marx’ı Marx’tan uzaklaştıran Marksistler için proletarya diktatörlüğü her zaman bir parti diktatörlüğü olmuştur. Marx ile Marksist olmayan Marksistler arasında temel fark proletarya diktatörlüğünü savunup savunmamak değil, proletarya diktatörlüğünün bir parti diktatörlüğü mü olduğu, yoksa bir komün, Sovyetler diktatörlüğü mü olduğu konusundaki düşünme farklılığıdır. Marksizmin arkasına sığınarak sakladıkları hakikat budur. Marksistlerin yüzleşmesi gereken, parti diktatörlüğü ile Sovyet diktatörlüğü arasındaki fark ve parti diktatörlüğü ile proletarya diktatörlüğü arasındaki ilişkinin ne olduğu sorusudur. Asıl mesele bu soruların işaret ettiği konuları sorunsallaştırmaktır. Görünen o ki Erdem Onur’un bu konular hakkında söyleyecek tek bir kelamı yoktur ama laf çok. Çünkü Erdem Onur gibi Marksist olmayan Marksistler için proletarya diktatörlüğü bir parti diktatörlüğüdür. Proletarya diktatörlüğü olarak parti diktatörlüğünün Marx’ta ve tarihte yeri yoktur. Tarihimizde iki proletarya diktatörlüğü deneyiminden bahsedebiliriz: Paris Komünü ve Sovyetler. Ne yazık ki ölmeden önce Bolşevik partisinin en önemli muhalefeti olarak ölen Lenin’den sonra Ekim Devrimi, Parti diktatörlüğüne dönüşerek Sovyet diktatörlüğünü tasfiye etmiştir.
Bir başka alıntımı daha vererek, bu bölümü daha fazla uzatmadan sonlandırmak istiyorum: “Marx için devlet, devrimin şiddeti ve burjuvazinin politik gücünün dağıtılması için geçici bir siyasal süreçtir. Devrim sonrası süreç, devletin güçlendirilmesi değil toplumsal ilişkilerin etik-politik devrimcileştirilmesine bağlı olarak sönümlendirilmesi sürecidir. Bu bağlamda Marksizm açısından emeğin iktisadi kurtuluşunun politik olanağı, devlet değil komündür.”
Yanlış okumadınız arkadaşlar! Bu alıntılar bana aittir! Öznel tercihlerimle “proletarya diktatörlüğü kavramının adını anmadığım”, “Yanlış duymadınız!” seslenişiyle duyurulduğu gibi, “proletarya diktatörlüğü kavramının adı anılmadan devrim, merkezi iktidar ve devletin sönümlenmesine ilişkin bir polemik yürüttüğüm” için sizden özür dilemeyeceğim, çünkü özür dilemesi gereken ben değilim…
Proletarya diktatörlüğünün temel düzlemi, bir sınıf üretme ilişkisi olan “sınıf” ve “sınıf mücadelesi” kavramlarını tarihsel olarak ortadan kaldırmaktır. Marksist olmanın kriteri budur. Lenin bu yüzden, “Marksizmi sınıf mücadelesi öğretisine indirgemek, Marksizmi budamak demektir, onu tahrif etmek, onu burjuvazi için kabul edilebilir olana indirgemek demektir. Sadece, sınıf mücadelesinin kabulünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne kadar genişleten kişi Marksisttir,” demiştir.[10] Çünkü proletarya diktatörlüğü sınıflara ve sınıf mücadelesine son verme pratiği olarak sınıfsız bir topluma geçiştir. Bu bağlamda proletarya diktatörlüğünün işlevi, bir sınıf üretme ilişkisi olan devlet’e dönüşmek değil, devlet’i üreten toplumsal siyasal sınıflaştırma ilişkilerinin her boyutuna karşı devrimci şiddet devleti parçalamaktır. Bu bağlamda proletarya diktatörlüğü devletin değil, tam tersine, devleti parçalayan devrimin bir kategorisidir.
Proletarya Diktatörlüğü Komündür
Ben ne dersem diyeyim modernist Marksistler, Marx’ı Marx’tan uzaklaştıran Marksistler tarafından, onların dogmatik diliyle konuşmadığım sürece, ezber bir suçlama olan “anarşizm ile malul” bir Marx ve “anarşizme çekilen Marx” okumasıyla etiketleneceğimi biliyorum. Türkiye’deki Marksist birikimin ve Marksistlerin ortak “iyi”si Metin Çulhaoğlu’dur. Ben Metin abiden Marx okumasının önemini öğrendim. Metin abi bir muhabbetimizde bana şunu söylemişti: “Lenin, Marx karşısında anarşisttir.” Bu ifade cesur ve özgün bir soyutlamaydı. Metin abi haklıydı, çünkü Ekim Devrimi’nde kendine “Marksist” diyenler Nisan Tezleri, Devlet ve Devrim üzerinden Lenin’i anarşistlikle suçlamışlardır. Bir Marksist anarşistlikle suçlanıyorsa bilin ki o doğru yoldadır.
Dogmatik Marksistler için “devlet”i savunmak Marksistlik, “komün”ü savunmak ise her zaman anarşistlik olmuştur. Adı komün olan politik bir derginin konuk yazarının benim komünden bu kadar bahsetmemden neden rahatsız olduğunu anlamış değilim. Erdem Onur emeğin iktisadi kurtuluşunun politik olanağı olan komünden hiç bahsetmemektedir. Komün ile proletarya diktatörlüğü arasında sanki bir bağ yokmuş gibi davranmaktadır. Komün, Marksistlerin de kavramıdır ve Marksist bir kavramdır. Komün, Metin Kayaoğlu’nun ifade ettiği gibi “toplumsal” bir örgütlenme değil, proletaryanın devleti parçalayan ve devlet örgütlenmesine karşı politik “öz-örgüt”lenmesidir; Paris Komünü ve Sovyet devrimi olan Ekim Devrimi bunu ispatlamıştır.
Marx ve Engels Manifesto’nun 1872 tarihli Almanca baskısına önsözde şöyle diyorlar: “İlk kez Şubat Devriminde ve daha önemlisi, proletaryanın ilk kez politik iktidarı iki ay boyunca elinde tuttuğu Paris Komünü’nde edinilen pratik deneyimler karşısında, bu program (yani Komünist Manifesto programı B.N.) bazı ayrıntıları bakımından, bugün eskimiş bulunuyor. Komün, özellikle, işçi sınıfının devlet aygıtını olduğu gibi almak ve onu kendi amaçları için işletmekle yetinemeyeceğini kanıtlamıştır.”[11] Erdem Onur, 1871 Paris Komünü’nün Marksizmin özellikle proletarya diktatörlüğü , “devlet” ve geçiş süreci konusundaki düşünceleri üzerinde nasıl bir değişime neden olduğunu bilmiyor. Proletarya diktatörlüğü tartışması bağlamında Komün’ün Erdem Onur’da yeri yoktur. Erdem Onur’da yeri olmayan “komün” kavramının “proletarya diktatörlüğü” ve “devlet” ilişkisini alıntılarla Erdem Onur’a hatırlatmak gerekiyor.
Lenin Devlet ve Devrim’de Engels'in Bebel'e yazdığı 18-28 Mart 1875 tarihli mektubunu “Marx ve Engels'in eserlerinde devlet üzerine eğer en dikkate değer değerlendirme değilse bile, en dikkate değer değerlendirmelerden biri” olarak nitelendirir.[12] Bu mektup o kadar tehlikelidir ki 36 yıl sonra yayınlanmıştır. Engels, bu tehlikeli mektupta şunu söyler: “Devlet üzerine bütün bu gevezelikler bırakılmalıdır, özellikle, artık gerçek anlamda bir devlet olmayan Komün'den bu yana… 'Devlet', karşıtlarını zorla bastırmak için mücadelede, devrimde kullanılan sadece geçici bir kurum olduğundan, 'özgür halk devleti'nden söz etmek tam bir saçmalıktır: proletaryanın devlete hala ihtiyacı olduğu sürece, ona özgürlük adına değil, aksine karşıtlarını baskı altında tutmak için ihtiyacı vardır ve özgürlükten söz edilebileceği anda, devlet devlet olarak var olmaktan çıkar. Bu nedenle her yerde 'devlet' yerine, Fransızca 'Komün' sözcüğünü çok iyi karşılayabilecek olan o güzel eski Almanca sözcüğü, ‘Gemeinwesen’i [kamu kuruluşu -ÇN.] koymayı öneririz."[13]
Burada bir noktanın altını çizmek isterim. Engels, “Bu nedenle her yerde 'devlet' yerine, Fransızca 'Komün' sözcüğünü çok iyi karşılayabilecek olan o güzel eski Almanca sözcüğü ‘Gemeinwesen’i koymayı öneririz” demesine karşın çevirmen “Gemeinwesen” sözcüğünü anlamı dağıtan ve kafa karıştıran “kamu kuruluşu” ile Türkçeleştirmiştir. Alıntıyı alırken bu çeviriyi bilinçli seçtim. Bu büyük bir çeviri hatasıdır. Lenin “Gemeinwesen”e “komünler sistemi” demesine rağmen, çevirmen onu “kamu kuruluşu” olarak çevirmiştir. Devlet yerine konulması gereken Komün kavramı ne yazık ki Erdem Onur gibi çevirmen tarafından da sindirilebilmiş değildir.
Engels daha da ileri ye giderek, Alman İşçi Partisi’nin liderine "devlet" sözcüğünü programdan çıkarmayı ve yerine "komün" sözcüğünü koymayı tavsiye eder. Bu gelişme karşında Lenin şöyle diyecektir: “Engels ve Marx'ın öğüdünü mutlaka hesaba katmalıyız. Bolşevikler arasında elbette Engels'le Marx'ın öğüdünün karşıtları olmayacaktır. Zorluk yalnız terimlerde olabilir. Almancada iki sözcük vardır: ‘Gemeinde’ [Komün -ÇN.] ve ‘Gemeinwesen’ [kamu kurumu -ÇN.] Engels bunlardan, -yalnızca tek bir komünü [Gemeinde] değil, onların bütününü, bir komünler sistemini ifade edenini [Gemeinwesen -ÇN.] seçmiştir. Rusçada böyle bir sözcük yoktur ve belki de, bu tanımın da eksiklikleri olmasına rağmen Fransızca ‘komün’ sözcüğünde karar kılmak gerekecektir.”[14] Bir çevirmenin kuyuya attığı taştan dolayı yıllarca tartışıp içinden çıkamayacağımız bir durumu Lenin düzeltmiştir.
Erdem Onur, Lenin’in “Engels ve Marx'ın öğüdünü mutlaka hesaba katmalıyız,” ifadesini sanırım artık hesaba katar. Fakat ne yazık ki Marx’ı Marx’tan uzaklaştıran Marksistler Erdem Onur gibi bu öğüdü hiçbir zaman dikkate almamışlardır. Ben 80 yıllık sosyalizm pratiğinin bu öğüdü unutturduğunu ve yeniden bu öğüde geri dönülerek yeniden düşünülmesi gerektiğini düşünen Marksistlerdenim.
Erdem Onur, yukardaki alıntının içinden sadece “proletaryanın devlete hala ihtiyacı olduğu sürece, ona özgürlük adına değil, aksine karşıtlarını baskı altında tutmak için ihtiyacı vardır ve özgürlükten söz edilebileceği anda, devlet devlet olarak var olmaktan çıkar” kısmını alıyor, “devlet” kavramını öne çıkarıyor ve ama alıntının sonunu getirmiyor. Oysa Engels’in Bebel’e yazdığı ve Lenin’in “Marx ve Engels'in eserlerinde devlet üzerine eğer en dikkate değer değerlendirme değilse bile, en dikkate değer değerlendirmelerden biri” olarak nitelendirdiği mektup, “Devlet üzerine bütün bu gevezelikler bırakılmalıdır” diyerek “devlet” kavramının yerine “komün” kavramını öneren tarihsel bir metindir. Alıntının sonunu tekrarlamak gerekiyor: “Bu nedenle her yerde 'devlet' yerine, Fransızca 'Komün' sözcüğünü çok iyi karşılayabilecek olan o güzel eski Almanca sözcüğü, ‘Gemeinwesen’i [komünler sistemi BN] koymayı öneririz.” Erdem Onur arkadaşa hatırlatılır, komün, devlet kavramı yerine konulacak Marksist bir kavramdır. Sanırım Erdem Onur artık “Devlet üzerine bütün bu gevezelikler”i bırakır. “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” ismi bu öğüde uyularak konulan bir komünler sisteminin ifadesidir.
Komünün birinci özelliği proletarya diktatörlüğü olmasıdır. İkinci özelliği bundan sonra devlet kavramı yerine kullanılmasıdır. Üçüncüsü ise, komün emeğin iktisadi kurtuluşunun politik olanağıdır. Marx, komün için şöyle diyor: “Bütün hükümet biçimlerinin o zamana kadar daha çok bastırmaya önem vermelerine karşın onun yayılmaya çok elverişli bir siyasal biçim olduğunu gösterir. Komün’ün gerçek gizemini onun her şeyden önce bir işçi sınıfı hükümeti, üreticiler sınıfının sahiplenilenler sınıfına karşı yürüttüğü savaşımın bir sonucu, en sonu bulunan ve Emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşme olanağını sağlayan siyasal biçimi alması oluşturur.”[15] Sanırım Erdem Onur Marksizmde emeğin iktisadi kurtuluşunun politik olanağının komün olduğunu öğrenmiştir. Ve komünün dördüncü ve en önemli özelliğini bizzat Lenin tanımlar: “Komün, proleter devrimin burjuva devlet mekanizmasını ilk parçalama girişimidir, parçalananın yerine konabilecek ve konmak zorunda olan ‘nihayet keşfedilmiş’ politik biçimdir.”[16] Lenin bu ifadesiyle noktayı koyar.
Komünden bahsetmek devrimden, proletarya diktatörlüğünden, emeğin iktisadi kurtuluşunun politik olanağından, devleti parçalama gücünden ve parçalanmış devletin yerine konacak politik biçimden bahsetmektir. Bu bağlamda proletarya diktatörlüğü, bir devlet biçimi değil bir komün biçimidir. Ben, proletarya diktatörlüğünü komünden ayıran, soyutlama gücünden yoksun, proletarya diktatörlüğünü “devlet olmayan devlet”ten gerçek devlete indirgeyerek dogmatikleştiren ve Marksizm’i karikatürleştiren bir Marksist değilim…
Kurgular Hayal Üretir
Erdem onur ansiklopedik bir kafaya sahip olabilir ama önemli olan soyutlama gücüne sahip filozofik bir düşünme yetisine sahip olmaktır. Erdem, filozofik bir düşünme yetisine sahip olmadığı için tartışmayı soyutlama düzleminde değil kurgu zemininde hayal ediyor. Erdem, tartışmayı kendi istediği zemine çekmek için bir kurgu düzenliyor ve bu kurgu içinden istediği gibi hayali bir Cengiz Baysoy üretiyor ve edebiyat yapıyor. Geçiş süreci olarak devletle özdeşleştirilen proletarya diktatörlüğünün “adını bile” anmıyorsam eğer, doğal olarak böyle bir kurgunun içinden beni devrimi reddeden bir karakter olarak yaratıyor. “Baysoy, geçiş sürecinin merkezi iktidar tartışmasından neşet ettiğini, bu sürecin merkezi iktidarın ele geçirilmesi ile start aldığını ve bu yolla fiili olarak uygulama alanı bulması gibi tarihsellikleri atlayarak ve geçiş tartışmasını, iktidar (siyasi iktidarın ele geçirilmesi ve devrim) tartışmasından kopararak, sadece geçiş süreci diyerek” geçiştiren ve “devleti devirmeyen, yerine göre devlet aygıtını devirse de siyasi iktidara yönelmeyen bir devrim” arayan bir figür ortaya çıkıyor. Erdem Onur iyi bir edebiyatçı bile değil kafasında beni tam oturtamıyor, “devleti devirmeyen”, “yerine göre devlet aygıtını devirse de siyasi iktidara yönelmeyen bir devrim” arayan saçma sapan bir karakter ortaya çıkarıyor. Özet olarak, yine aynı mantık kendini tekrarlıyor: Komün tartışmasına yoğunlaşmak devrim tartışmasından kaçmak ve uzaklaşmak olarak görülüyor. Erdem Onur, Engels’in “Bu baylar hiç devrim gördüler mi acaba? Bir devrim, hiç kuşkusuz, olabilecek en otoriter şeydir, nüfusun bir kesiminin iradesini diğer kesime tüfek, süngü ve toplarla dayattığı bir eylemdir, bunların hepsi pek otoriter araçlardır ve zafer kazanan parti egemenliğini, silahlarının gericilerde uyandırdığı korkuyla savunmak zorundadır. Ve eğer Paris Komünü burjuvaziye karşı silahlı bir halkın otoritesini kullanmamış olsaydı, bir günden fazla dayanabilir miydi?”[17] ifadesinde olduğu gibi, komünü devrim yapan politik bir güç olarak görmüyor. Erdem Onur, komünü Lenin’in “komün, proleter devrimin burjuva devlet mekanizmasını ilk parçalama girişimidir, parçalananın yerine konabilecek ve konmak zorunda olan ‘nihayet keşfedilmiş’ politik biçimdir,” ifadesinde olduğu gibi devlet mekanizmasını parçalayan ve devlet mekanizmasının yerine konmak zorunda olunan politik bir güç olarak görmüyor.
Sonuç
Erdem Onur, proletarya diktatörlüğü ile komün arasındaki ilişkiyi koparıyor ve ayrı olduğunu düşünüyor. Fakat Marksizmde Komün ve proletarya diktatörlüğü arasındaki farkın ne olduğunu söylemiyor. Proletarya diktatörlüğünü siyasal bir süreç, komünü ise toplumsal devrim süreci mi olarak görüyor bilinmiyor. Erdem Onur komünü toplumsal bir kitle örgütü olarak görüyor. Tabii bu kurgu Erdem Onur’a ait bir kurgu. Gerçeği hatırlatmak gerekiyor: devrim ve proletarya diktatörlüğü ile komünü ayrıştıran bir Marksizm yok ama Marksist olmayan Marksistlerde var. Erdem Onur’a Ekim Devrimi’nin sloganını hatırlatmak gerekiyor: Bir iktidar organı olarak “iktidar Sovyetlere”. Üstelik Ekim Devrimi’ni gerçekleştirenin, bir komün biçimi olan Sovyetler olduğunu da görmüyor ve ne yazık ki Marksizmdeki bu alıntıları ve Marksizmi bilmiyor, bilmeden de kifayet gösteriyor. Bu alıntılar karşısında Marx’ı Marx’tan uzaklaştıran bir Marksizmi savunduğunun farkında olmayan, düşünceleri yeterince olgunlaşmamış ve soyutlama yetisinden yoksun görünüyor. Oysa yukarda gördüğümüz gibi unutulmuş Marx’ta ve Marx’a ait Marksizmde proletarya diktatörlüğü komüne içkin bir politik pratik olarak görülüyor.
Düşündürücü olan, Erdem Onur da Metin Kayaoğlu gibi “komün”ü proletarya diktatörlüğünün işlevlerini üslenebilecek bir politik örgütlenme olarak görmüyor. Metin Kayaoğlu komünü bir iktidar organı olan politik bir örgüt olarak değil toplumsal bir kitle örgütü olarak gördüğünü açıkça söylüyor, fakat ironi şu ki adı Komün olan Marksist bir dergi ve konuk yazar Erdem Onur da Metin Kayaoğlu gibi komünü kitle örgütü olarak görüyor. Temsil her zaman kitlesini yaratır…
Proletarya diktatörlüğü bir devlet biçimi değil bir komün biçimidir. “Proletarya diktatörlüğü düşünülmeden komün düşünülemez” fikrinin aksine, deneyimler göstermiştir ki artık komünsüz proletarya diktatörlüğü ve devrim düşünülemez. Komün proletarya diktatörlüğünün “devlet olmayan devletten” devlete geçişini engelleyen politik bir güçtür. Komün sınıflaşmaya ve bir sınıf üretme ilişkisi olan devlete karşı komünizmin öz savunması ve öz örgütlenmesidir. Komün, komünizmin komünalist politik örgütlenmesi ve komünizmin siyasal güvencesidir.
[1]Letters of Frederick Engels 1882, “Engels to Eduard Bernstein in Zurih”, Erişim:01.08.2026, https://dhspriory.org/kenny/PhilTexts/Marx/www.marxists.org/archive/marx/works/1882/letters/82_11_02.htm
[2] Freidrich Engels’in Karl Marx’ın Fransa’da İç Savaş kitabı için 1891’de yazdığı önsöz.
[3] Yazının tamamı için bkz. https://www.otonomdergi.com/post/marksist-olmayan-marksistler
[4] Karl Marx, Weydemeyer’e Mektup, 5 Mart 1852, Seçme Yazışmalar 1 1844-1869, Sol, 1995, s. 72-76.
[5] Karl Marx ve Freidrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol, 2004, s. 66.
[6] A.g.e., s. 62.
[7] Karl Marx ve Freidrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Sol, 2011, s, 96-97.
[8] Röportaja şu linkten ulaşılabilir: https://yeniyasamgazetesi9.com/manifesto-marxi-guncelledi/
[9] Bkz. röportajın ikinci kısmı: https://yeniyasamgazetesi9.com/cengiz-baysoy-marksizm-siniflar-mucadelesi-degil-komundur/
[10] Lenin, Devlet ve Devrim, s. 26.
[11] Karl Marx ve Freidrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, s. 92.
[12] Lenin, Devlet ve Devrim, s. 80.
[13] Friedrich Engels, Bebel’e Mektup, 18-28 Mart 1875, aktaran Lenin, Devlet ve Devrim, İnter, 1999, s. 81.
[14] A.g.e., s. 82.
[15] K. Marx, Fransa’da İç Savaş, Sol, 2005, s. 66.
[16] A.g.e., s. 71.
[17] V.L.Lenin, Seçme eserler, cilt 7, İnter yay. Haz. 1996 say: 72.
Yazar: Cengiz Baysoy
