top of page

📌Özgür Zaman Mücadelesine Devam!İşten Sonra Üzerine*

  • 4 gün önce
  • 5 dakikada okunur

“Bütün biçimleriyle işe karşı mücadele, bir özgür zaman mücadelesidir.” (s. 20)

 


Helen Hester ve Nick Srnicek’in İşten Sonra: Evin Tarihi ve Özgür Zaman Mücadelesi kitabının Giriş bölümünde yer alan bu cümle aslında kitabın nihai ve en yalın fikrinin ifadesidir. Yazarlar, üretim/yeniden üretim emeğini, ücretli/ücretsiz emek biçimlerini, bunların cinsiyetlendirilmiş hallerini ve kapitalizmin iş/boş zaman ayrımıyla dayattığı zamansal tahakkümü, “özgür zaman” mefhumuyla ilişkilendirerek soruşturuyor. Soruşturmanın ekseninde de hiç kuşkusuz çalışma-sonrası tahayyüller, özellikle de “emeğimiz aracılığıyla değil de emeğimizden özgürleşmeyi” (s.10), başka bir ifadeyle en uç haliyle bizi, emeğimizi satarak yaşamımızı devam ettirmeye zorlayan ilişkilerden çıkmayı ya da bu ilişkileri reddetmeyi savunan radikal tahayyüller yer alıyor. Zira “özgür zaman”, bir çalışma rejiminin, bu kitapta sorunsallaştırılan kapitalist iş rejiminin ürettiği toplumsal ilişkilerle sıkı sıkıya bağlantılıdır.
Hester ve Srnicek, bu bağlantıyı kapitalist iş rejiminin üretim/yeniden üretim ayrımı temelinde, üretken/ücretli erkek emeği ve üretken olmayan/ücretsiz kadın emeği olarak cinsiyetlendirilmiş toplumsal ilişkilerin geçirdiği tarihsel dönüşümlere odaklanarak açıklamayı tercih ediyor. Burada da asıl olarak toplumsal yeniden üretim alanına odaklanıyor. Onlara göre toplumsal yeniden üretim alanı, kapitalist zamansal tahakkümün en keskin, sınırsız ve yoğun olduğu alandır; kapitalist değer üretmediği için üretken olmadığı iddiasıyla görünmez kılınmış, yok sayılmıştır. Öyle ki orada kapitalizmin, aslına bakarsanız hiçbir anlamı olmayan o iş zamanı/boş zaman ayrımı bile geçerli değildir. Üstelik kapitalist ilerleme ve teknolojik gelişmeler sayesinde iş zamanının azalacağını, özgür zamanın artacağını vaat eden yaklaşımlar da toplumsal yeniden üretim alanını çoğu kez görmezden gelir. Hem de toplumsal yeniden üretim alanında harcanan emek zaman ya da iş miktarı azalmak şöyle dursun sürekli bir artış eğilimi göstermesine rağmen. Bu eğilimden yola çıkan Hester ve Srnicek şu kışkırtıcı soruları soruyor: Bu kadar ilerlemeye ve teknolojik gelişmeye rağmen neden yeniden üretim alanında halen bu kadar çok çalışmak zorundayız ve neden halen özgür zamanımız yok? Neden sürekli bir şeylere yetişmeye uğraşıyoruz ve nasıl oluyor da bitmek bilmez, tüketici ev ve bakım işlerinin peşinden koşturup duruyoruz?
Yazarlar, bu sorulara birbiriyle bağlantılı üç başlık altında yanıt veriyor. Birincisi, teknolojik yenilikler ve icatların yeniden üretim emeğini ve zamanını azaltma amacı taşımaması. İkincisi, yeniden üretim emeğiyle ilgili standartların sürekli yükselmesi ve türlü türlü yeni iş ve görevin ortaya çıkması. Üçüncüsü, yeniden üretim emeğinin çekirdek aile içinde yalıtılıp özelleştirilmesi ve kadına yüklenmesi. Hester ve Srnicek’e göre, bu üç nedeni birbirine bağlayan ortak nokta, yeniden üretim emeğinin kapitalist değer üretim ilişkilerinin zorunluluklarına, yani kâr mantığına dayalı piyasa ilişkilerine göre örgütlenmesidir.
“1870’lerde yaşayan bir ev kadını 1940’lardaki bir evi tanıyamayacak haldeyken, 1940’larda yaşayan bir ev kadını 2020’lerdeki bir evi neredeyse tamamen aynı bulacaktı.” (s. 39) Hester ve Srnicek’in teknolojik ilerlemenin ve yeniliklerin yeniden üretim alanındaki etkilerini anlatırken kullandıkları bu cümle, bu alandaki dönüşümlerin adeta özeti gibidir ve çekirdek aileye devredilen yeniden üretim alanında, teknolojiye rağmen yaklaşık yüz yıldır hiçbir şeyin değişmediğini gösterir. Yazarlar teknolojik gelişmelerin ilk dönemde altyapı, sağlık ve eğitim alanlarında önemli değişimlere yol açmış olsa da, sonraki dönemde yeniden üretim işinin tamamen aileye, kadına devredilmesiyle birlikte, ev içi teknolojilerin tamamen bireyselleştirildiğini, çünkü böylesinin çok daha kârlı olduğunu ileri sürüyor. Onlara göre bu durum, iki yönden sermayenin çıkarınadır: Hem yeniden üretimin maliyetini ailenin, kadının üzerine yıkar hem de evi, aileyi tüketim birimine dönüştürerek ürettiği teknolojik ürünlerin piyasası ve müşterisi haline getirir. İşte tam da bu nedenle ev içi teknolojiler (mesela ev tipi çamaşır makinesi, mutfak gereçleri vb.) ev içi emek miktarını ve zamanını azaltmak yerine, ev işlerini sadece bir kişinin, çoğunlukla da kadının üzerine yıkarak daha da artırır. Yazarlar elbette teknolojik ilerlemelerin, sabit sermaye ile değişken sermaye arasındaki oranı bozarak, ücretli-erkek işçi emeğinin istihdam alanlarını daralttığını ve emek piyasasını yeniden yapılandırdığını da dile getiriyor.
Hester ve Srnicek standartların yükselmesi derken, yeniden üretim alanındaki işlerin, mesela yemek pişirme, çocuk, hasta ve yaşlı bakımı, temizlik ve hijyen gibi işlerin standartlarının toplumsal norm olarak sürekli yeniden belirlendiğini, her seferinde daha da emek ve zaman alacak şekilde bu normların yükseldiğini kasteder. Tüm bu standartların aslında sınıfsal bir niteliğinin olduğu, evin reisi erkek ile ev kadını rollerine dayalı aile modeli, bu aile modelinin de standartları tekrar tekrar kurup işlettiği göz ardı edilmemeli. Standartların yükselmesi, yeniden üretimin tek merkezi olan çekirdek aileyi, ev içi teknolojilerin bireyselleştirilmiş tüketim birimi olarak yeniden üretir.
Teknolojiler ve standartların birbirine eklemlendiği toplumsal ilişki olarak çekirdek aile, Hester ve Srnicek’e göre toplumsal yeniden üretimin hâkim biçimi olarak varlığını sürdürür. Bu ailede kadınlar gerektiğinde ücretli emeğin, gerektiğinde ücretsiz bakım işinin “aile içi yedek ordusu”dur. Kimi istisnai dönemler, mesela kadınların ücretli işlerde istihdam edilmesini zorunlu kılan savaş dönemleri dışında kadınlar her zaman yeniden üretim işlerinin asli öznesidir. Üretim alanındaki ücretli işlerde istihdam edilseler de yeniden üretim alanındaki ücretsiz işleri hiç bitmez, bu işler adeta üzerlerine yapışıp kalmıştır. Hester ve Srnicek tam da bu nedenle mevcut toplumsal ilişkiler bağlamında kadın emeğinin “özgür zamanı”ndan söz etmenin neredeyse imkânsız olduğundan bahseder.
Yazarlar, tüm bunların karşısında, kapitalist ilişkilerin dayattığı cinsiyetçi işbölümünü, üretim/yeniden üretim ayrımını ortadan kaldıracak, yeniden üretim işlerini kadınların doğal olarak yapması gereken işler olmaktan çıkarıp ailenin dışında, başka toplumsal ilişkilerle düzenlenmesine imkân veren politik deneyimleri de gözden geçirir. Bu anlamda yirminci yüzyılın ilk yarısında Sovyet Devrimi’nin de etkisiyle beraber hayata geçirilen ve yeniden üretimin kolektif örgütlenmesini deneyen kimi çabalardan, örneğin Rus komünlerinden, Kızıl Viyana projesinden, Drop-City komününden bahseder. Bu çabaları başarılı olup olmamalarından bağımsız bir yaklaşımla yorumlar ve birer karşı-kültür tahayyülü, yeniden üretimi başka türlü örgütlemenin pratik imkânları olarak görür.
En nihayetinde Hester ve Srnicek, kapitalist işi sorunsallaştırırken ve “özgür zaman” yaratma pratikleri üzerine düşünürken bireysel değil kolektif çözüm önerileri geliştirir. Bu açıdan bakıldığında “özgür zaman”ın anlamı da değişir ve tek tek bireylerin zamanı olmaktan çıkıp, ilişkiselliğin ve elbirliğinin örgütlenmesiyle yaratılan, herkese kendi yetilerini ve potansiyellerini geliştirme olanağı sunan kolektif zaman haline gelir. Yazarlar bu bağlamdaki önerilerini komünal bakım, komünal lüks ve komünal zamansal egemenlik olmak üzere üç başlık altında toplar. Aslına bakarsanız komünal bakım önerisinin altında, yazarların deyişiyle “ailenin ortadan kaldırılması” (s.139) fikri vardır. Bu da özelleştirilmiş bir bakım sisteminin, yani pratikte yeniden üretim işini aileye yıkan “tüm yasal, kültürel ve ekonomik teşviklerin” ortadan kaldırılması, aynı zamanda da bu işi yapacak alternatif kurumların yaratılması demektir. Bunların yaratılması ise kamusal lüks fikriyle bağlantılıdır ki, herkes için ortak mekânlar ve kolektif etkinlik alanlarının örgütlenmesini önvarsayar. Kolektif zamansal egemenlik, yani zamanımız üzerinde egemen olmak, zamanımızı nasıl değerlendireceğimizi kolektif olarak belirlemek, ancak toplumsal özgürleşme arzusuyla kurulup hayata geçirilecek pratiklerle mümkündür.
Hester ve Srnicek’in “işe karşı mücadele” fikri, işin kendisini ortadan kaldırmayı ya da onu birilerinin sırtından alıp başka birilerinin sırtına yüklemeyi değil, kimseyi ayrıcalıklı ya da madun konuma itmeden tüm işlerin nasıl örgütlenip yapılacağına dair ufuk açıcı öneriler sunar. Keza buna bağlı olarak “özgür zaman” fikri de kapitalist değer ilişkisinin terminolojisi olan ve çoğu kez üretici değil tüketici faaliyetle doldurulan “boş zaman”ın aksine, yetilerin geliştirildiği ve başka anlamların yaratıldığı üretken faaliyetle nitelenir.

*İlk yayınlandığı mecra: Cogito , "Küçülme, Nasıl?", 2025, Sayı 117.

Yazar: Münevver Çelik

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page